30 Ekim 2013 Çarşamba

Alfabe Fanzin Sayı 5


Beşinci sayı; Kasım sayısı çıktı! Mükemmel bir kapak ve içkapak ile! Alfabe'nin kapaklarını her zaman sevmişimdir. Ön kapak Kay Nielsen'den, arka kapak Merve Dabağoğlu'ndan ve ön iç kapakla, arka iç kapak da Pat Perry'den. Sayfaları süsleyen illüstrasyonlarsa Raquel Aparcio, Tutku Can T. ve Merve Dabağoğlu'ndan!

Çizgilerden sonra kelimelere.
Muhteviyatı:
Sunuş; Dağınık Yatak ve Notlar - Ömer Kaçar
Öykü;
O'nun Adı Mutluluk - Samet Yangın
Ölüm İle Yaşam Arasındaki Diyalog - Canset Er
Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Seviyorum Seni - Umut Tugay Temel
Düzyazı;
Kasımda Buluşalım - Birce Altın
Bir Arka Sokak Bir Simsarın Paslanmış Diye Not Düşmediği - Fırat Akova
Ben, Nasılım? - Hilal Yıldırım
Anı; Memleket - Nesrin Er
Deneme; Plaza İnsanı - Ufuk Dönmez
Şiir;
Çatısı Olmayan Seviş - Berk Çetin
Bir Fil'in Sahne Eleştirisi - Burak Çıkrıkçı
Ayin - Müslüm Çizmeci
Ayaz Yemiş Hatıralar - Cemil Aydın
Tut Çek Bırak - Oktay Yılmaz
Müzik; Hacı Nedir Bu "Sount"? - Özgür Ulusoy
Tiyatro; Sistemin 'İnsan' İnşası: "Gişe" - Ömer Kaçar
Kitap; Kısa Alanlarda Bir Gamlı Prenses - Eyüp Tekin
Film; Zamanda Aşk (About Time) - Ömer Faruk Güler
Bu içeriği, muhteviyatı nitelemek için hangi sıfat kullanılır ki? Dolu, -pekiştirelim- dopdolu!

Sunuş'ta Ömer Kaçar karşılıyor bizi. "Alfabe'nin yaratım süreci devam ediyor." ile başlayıp "Nietzsche'nin bıyığı geldi aklıma." ile bitiyor. Dağınık Yatak ve Notlar, haliyle bir yoğunlaşmadır kaousun içinde yazım! Ayrıca soruyor Kaçar; "Yaşamak bir alışkanlık mı?" Kendi vardığı sonucu da bizimle paylaşmış ki Sunuş'ta okuyabilirsiniz.

Daha sonra ben çıkıyorum karşınıza. Bu noktada öykümden çok duygularımdan bahsetmek isterim. Beş sayı olmuş. Fanzin'in ilk sayısını okuduğum zaman beş ay öncesi demektir. Bu beş ayda birbirinden güzel sayılar okudum. Sayfalar arasında geçtikçe başka hayatlar ekrana yansıdı, odayı kapladı. Tüm ekibe ne kadar teşekkür etsem azdır. Aralarında bulunmayı çok sevdiğimi her fırsatta dile getiriyorum!

Ölüm İle Yaşam Arasındaki Diyalog'u Canset Er'in kaleminden okuyoruz. Yaşam ve Ölüm, korkutmuyor. Dehşet yerine dinginlik saçıyorlar! Ne güzel bir denge. İnsan var bu efsanede bir de! Yaşam, Ölüm'e açıklıyor: Seni öldürecekler. Ünlem yok. Noktalı.
"Her şeyde böyle değil midir? Son, var eder başlangıcı. Şimdi kelimeler konuşurken benim için, yazıya dökülürken bir bir, sen karışmışken onlara ve ben koyarken noktayı; bir başkası başlar. Bir başka varoluşa devam eder sözler."

Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Seviyorum Seni geçen sayıda yarım kalan öykünün devamı. Umut Tugay Temel bir aşk hikayesi anlatıyor; sona doğru sürüklenirken aslında, kapıları açılıyor, hiç yaşanmamışlığın.
"Mutfak tezgahının üzerinde duran telefonuna ulaşmak için salonun zeminini tez canlılıkla adımlamaya koyuldu. Birden ayak tabanında yoğun bir acı hissetti. Ardından akan kanın sıcaklığına teslim olan gıdıklanışları... Ne olduğunu görmek için yere baktığında sabah kırdığı porselen çaydanlığı tamamen unuttuğunu fark etti. Akan kana ve acıya aldırmadan telefona ulaşana dek ayaklarını paramparça ederek, kırık porselene basa basa ilerledi. Unutulan şeyler nasıl da acıtıyordu insanın canını!"  
Böylece hikayeler bitiyor. Düzyazılarda sıra.

Kasımda Buluşalım'da Birce Altın, Kasım ayından yola çıkıyor. Bütünü, insanı kavramış, ona uyum sağlamış. Zor da olsa. Kelebek çıkıyor karşısına. Kelebek oluyor, onunla; ona. Masalsı, şairane bir üslupla okuyoruz.
" Karanlığı yaralamak adına bu satırları karalarken perdeyi açtığımda karşılaştığım pencere dibindeki pembe kelebeğim. Beton yığınının içinde ne işin var senin? Bu kadar yükseğe uçman da mümkün gözükmüyor. Nereden geldin zavallım, ne yapacaksın bu kadar yüksekte? Hadi, kon elime. Baksana, bir an kendime benzettim seni. Benim gibi uzak diyarlardan gelmişsin, buralara ait değilsin. Yoksa senin de mi geride bırakmak istediklerin vardı? Unutmak ve arınmak istediğin bir geçmişin, kim bilir?" 
Bir Arka Sokak Bir Simsarın Paslanmış Diye Not Düşmediği; Fırat Akova, arka sokoğa giden dolambaçlı bir yola çekiyor bizi!
"Bir arkada sokak açıldı içimde, ipuçları / çobanların kütüphanelerinden geçmişti. Deniz fenercilerinin / puslarından. Geriye sarılmakta olan kasetlerden ve. Varlığıma / dağılıyordu şimdi şimdi."
Ben, Nasılım?; Hilal Yıldırım'ın kaleminden. "Boşluk da benim reçetem mi?" diye soruyor. Cümleler boşluklu yazılıyor. Bir insan üzerine bakış!
"Her gün yeşil çay içip en az dört saat uyuyacağıma dair kendime söz verseydim mesela, altını çize çize okuduğum kitapları bazamın altındaki valize saklardım... Belki de cebimdeki buruşmuş eski kelimeleri koyardım yerine, masamın üstüne. Rengârenk olurdum, kalan son kardan adamların gözlerine birer jelibon da yapıştırdık mı tamam işte."
Nesrin Er, Memleket ile bir anı yazıyor bizlere. Memleket hasreti, gurbetlik meselesi üzerine bir eğiliş. Nesrin Er, hayalleri anlatıyor bir bakıma.
"Neşeliydi, espriliydi. Hollanda'ya on altı yaşında gelmişti. Orada geçirdiği on yıl Türkçesinden hiçbir şey kaybettirmemişti. Türkiye'de kalanları Türkçesinde sakladığını hissederdim."
Ufuk Dönmez, Plaza İnsanı denemesinde, plaza insanlarına atarlanıyor. Pazartesi sendromundan yola çıkarak ofis yaşamı çerçevesinde iş dünyasını irdeleyen Ufuk Dönmez, -belki de hepimiz adına- bir itirafta bulunuyor:
"Bu yazıyı yazmamın nedeni bir zaman sonra benim de bir plaza insanına dönüşmemden korkmam sebebiyledir."
Berk Çetin Çatısı Olmayan Seviş'e
"Bak saksıları rüyayla doldurdum ölümle taştılar.
Bu da etimden sıyrılıp sıyrılıp göçebe sevişen Tanrı korkusu."
dizeleriyle başlıyor.

Burak Çıkrıkçı, Bir Fil'in Sahne Eleştirisi'ne
"öldükçe çoğalır kimi,
çok gülmüştük o gece, neydi o?"
dizeleriyle başlıyor.

Müslüm Çizmeci, Ayin'e
"şeytanıma-
çürük iskeletler biriktirdim sana
her parçayı kendimden
diktim ve gömdüm"
dizeleriyle başlıyor.

Cemil Aydın Ayaz Yemiş Hatıralar'a
"ıslak çoraplarımın içindeki ayaklarımı
buz tutan bıyıklarımı
şubat ayazını anlatıyorum şimdi"
dizeleriyle başlıyor.

Oktay Yılmaz, Tut Çek Bırak'a
"soğanı tuza banarak dinerdi huzurun kusursuzlukları
diriliğin viyana'nın filarmoni orkestrası"
dizeleriyle başlıyor.
Özgür Ulusoy mizahi üslubuyla bizi müziğin "sount"una götürüyor. "Nedir, ne değildir"i incelerken tarih yolculuğuna da çıkıyoruz. Eğlenerek, geyik sırtında müzikal bir yolculuk Hacı nedir bu "SOUNT" ?

Ömer Kaçar, Sistemin 'İnsan' İnşası "Gişe"sinde Kocaeli Şehir Tiyatroları'nın kukla oyunu olan Gişe'yi inceliyor. Oyunu izlemek isteyenler 13 Kasım'da SDKM Tatbikat Sahnesi'nde saat 18:00'de izleyebilirler. Kocaeli Şehir Tiyatroları'nın Kasım 2013 oyun düzenini buradan görebilirler. Ömer Kaçar'ın incelemesine döndüğümüzde Kaçar'ın girişi çok ince bir noktaya işaret etmektedir:
"Sahnede, 'insan' yerine bir kuklanın varlığının nasıl bir etki uyandıracağını ve insandaki kontrol etme arzusunun sahnede nasıl oluştuğunu hep merak etmişimdir."
"Oyundaki güldürü öğeleri zaman daraldıkça seyirciyi 'kahkahadan gözyaşlarına' götürüyor. Çünkü bizler de seyirci olarak, tren istasyonuna saat sormaya gelen adam gibi sistemin kurbanı olduğumuzu içimizde hissediyoruz."
 Kitap incelemesinde Eyüp Tekin, Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk eserini bizlere sunuyor:
"Eğer, hayatınız dayanılmaz bir hâl almışsa, etrafınızdan sıkılmışsanız ve yaşadığınız yeryüzü size rahat vermiyorsa, o zaman gamlı prensese sığının."
Ömer Faruk Güler, Zamanda Aşk (About Time) filminin tanımıyla karşımızda.

Muhteviyatın sonunda alışık olduğumuz Mantar Pano bu sayıda yok, onun yerine Düşünce Platformu kendini bize gösteriyor.
"Alfabe Fanzin 6. sayısı için yazarlara açık bir düşünce platformu oluşturuyor. Her ay belli bir konuda ele alınacak sorunsal ile herkes kendi düşüncesini paylaşabilecek. Yazılı düşünceler fanzinin yeni sayısında yayımlanacak.
Nedir, ne değildir?
Ortaya özellikle edebiyat dünyası ve yazınsal metinler ile ilgili sorunsallar atacağız. Sizler de bu sorunsalla ilgili düşüncelerinizi, fikirlerinizi, iç salınımlarınızı, varsa makale ve diğer çalışmalarınızı paylaşabileceksiniz. Hatta konuyla ilgili yaşadığınız, tanıklık ettiğiniz olaylardan bile örnekler verebileceksiniz.
Bu ayki sorunsal ne?
Bilindiği gibi edebiyat, gündelik dilin üstünde çok anlamlılığı içerir, hissettirir, düşündürür; anlayıp da anlatamadıklarımızı dile getirir. Yazınsal metnin temel özelliği çok anlamlılıktır. Edebiyat, yazınsal metinler ile okuyucuya estetik bir duyarlık kazandırmayı amaçlar. İşte, geldik konumuza. Burada amaç olarak kastettiğimiz şey bir kaygı mıdır? Bunu merak ediyor, irdelemeye çalışıyoruz.
Yani?
Sizce edebiyat, bir kaygının ürünü olarak mı ortaya çıkar? Bir edebiyatçı, yapıtını oluştururken -kimine göre sancılı süreç- kaygı duyar mı? "Güzellik" amacını içinde barındıran edebiyat sanatı, altında bir kaygı mı gizliyor? Okuduğunuz edebiyatçıların bu anlamda kaygılı olduğunu düşünüyor musunuz? Siz, bir bakıma edebiyata ilgi ve alakanız neticesinde ürettiğiniz yazınsal metinlerin üretim aşamasında kaygı duyuyor musunuz? Tüm bunlar bir kenara, kaygı nedir?
Ne yapacağım?
Sizden istediğimiz ve beklediğimiz yazılı ifadelerinizin maksimum yarım sayfa, mümkünse bir paragraf olmasıdır. Bir cümle bile paylaşabilirsiniz.
yazılar alfabefanzin@gmail.com adresine gönderilecek.
Ed. N. Son gönderim tarihi 15 Kasım'dır."
E-Posta:  alfabefanzin@gmail.com

0 yorum:

Yorum Gönderme

 
Copyright © Kitaplık
S.Y.