Matt Haig kitabı. Bir kaç zaman önce okudum. Ancak şimdi yazma fırsatı buldum. Kitap 2020 çıkışlı olup Türkiye'deki ilk baskısı 2021'de gerçekleşti. Bendeki baskısı 2025 Ocak tarihli 31. baskısı. Domingo'dan çıkan kitabı elinizden bırakamayacağınız bir anılar yolculuğu olarak düşünebilirsiniz.
Anılar yolculuğu sizin de hayatınıza bir bakış atmanıza sebep olacak. Hiç yaşamadıkların anıların olabilir mi? Sonsuz bir bir kütüphanede sonsuz anılar içerisinde hangi kitaptan okumaya başlardınız?
Bu kitabı okuyucusuna göre dört kategoriye ayırıyorum. Ergenlik, gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık. Her dönem için farklı okumalar olacaktır bu kitap. Keza hayat olasılıklarına bakışın olması dönemi sonrası, olasılıklara başlama dönemi geliyor, ardından olasılıkların getirdiği yeri görüp sonunda da yolculuğun tamamına bakmak için duruyoruz.
Hayat olasılıkları üzerine herkes düşünmüştür. Şurada olabilirdim, bunun yerine öyle davransaydım nasıl olurdu şeklinde ikiye kadar düşünebiliriz. İlki bir yol ayrımı seçimiyle nasıl olurdu merakıyla yolun kendisini merak etme şekli olup ikincisi de yolu merak etmeden yol sonunda nasıl olurdu şekli. Bu iki şekilde de sadece o anlık durum üzerine düşünüyoruz. Peki bu olasılıklar başka zamanlarda zaten yaşanıyorsa? Çoklu evren teorisiyle de konumuzu daha da derinleştirebiliriz. Ancak bunların ister dibi diyelim ister tepesi bir ontolojik soru var oluyor. Hangisi var? Bu olasılıkların hangisi var?
Kıvanç Güney'in çevirisiyle okuduğum kitabın dilinde Markus Zusak tadı aldım. Neden, nasıl bilmiyorum, anımsattı bana onu. Dilin o akıcılığı arasında hızlaca bitirdiğim kitap olasılıklarım üzerine derlememde yardımcı oldu. Kütüphane metaforu ise harika bir şekilde tam karşımdaydı.
Nora Seed'in ölmeye karar verişinden ondokuz yıl öncesiyle başlıyor kitap. Haliyle bir kütüphanede bulacağız Nora'yı. Nora'nın Kütüphanesi'nin mimarisi işte bu kütüphane olacak. Kendi gerçek bildiği kütüphane. Nora ile tanışmamızın temellerini de burada atıyoruz.
Kitabı okurken ikili bir şekilde ilerledim. İlki Mat Haig'ın yarattığı bu yeni evrenin mekaniklerini anlamak için notlarımı aldım. Diğer okuma da Nora Seed'i buraya getiren hayat çizgisini Nora'nın algılayışı üzerineydi.
Nora pek konuşkan olmayan içine kapalı bir arkadaşımız. Haliyle kurduğu tümceler bile çok kısa. Temasını en aza indirmek istiyor gibi. Nora'yı tanımaya başladığımız kısım, hayata bakışına yaklaştığımız kısım 178. sayfada oluyor.
"Hayatta kalıplar var... Ritimler. Bir hayatta kendimizi köşeye kısılmış hissettiğimizde, hüznün, trajedinin, başarısızlığın ya da korkunun tek bir varoluşun ürünü olduğunu düşünmek çok kolay. Yalnızca yaşamanın değil, belli şekilde yaşamanın sonucu olduğunu düşünmek. Demek istediğim, acıya karşılık bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığını anlasak, her şey daha kolay olurdu Mutluluğun doğasında acının da olduğunu. Biri olmadan öbürünün de olmayacağını. Tabii ki farklı düzeylerde ve miktarlada. Ama hiçbir hayatta sonsuza kadar saf bir mululuk içinde olamayız. Öyle bir hayat olabileceğini düşünmek ancak yaşadığımız hayattaki mutsuzluğumuzu büyütmeye yarar." (sayfa 178)
Nora'nın yaşama veya ölüme yaklaşımıyla perdelerimizi açalım. Nora kütüphaneden önce mi bu düşüncedeydi sonra mı? Nora'nın bu düşüncesini besleyen pişmanlıkları ya da özlemleri var mı?
"Başından beri birilerini etkilemek için benden istenilenlerini yapmak zorunda hissettim kendimi."(sayfa 189)
Tüm çocuklar ilk olarak annelerini ve babalarını etkilemek için bir şeyler yapıyor sanki. Yani neden bir bebek emekleden yürümeye doğru evriliyor? Burada tamamen hiçkimseyi etkilememek için yaşayan var mı? Kurduğum mantıkta zaten bu çöküyor. Bebek doğumuyla birlikte etrafını etkilemek için var oluyor. Acıktığında karnını doyurmasını için annesini etkilemek durumunda. Bunun için de ağlıyor. Sonralarda başarı kavramı gelişiyor. Küçük hareketlerin sonucunda anne ve babasının gülen yüzüyle karşılaşıyor. Bazen de kızgın yüz ile. Haliyle başarı kavramı tek başına gelemiyor. Duyguların doğru bir uzantı haline geliyor. Peki sonraları bu başarı isteği neye evriliyor? Başarı olması için açlık gerekiyor. Bebeğin karnı doyunca başarmış oluyor. Annesi yürümesini gördüğünde annesinin sevinmesini görmesi başarı oluyor. Peki bu sevgi açlığı doyurulabiliyor mu?
Nora'nın bu cümlesine şuradan da yaklaşmak lazım. Otorite olmazsa başarı olur mu? İlk otorite anne. Anne yoksa süt yok, karın tokluğu yok. Haliyle annesini etkileyebilen bir çocuk karnını doyurmayı da başarmış olacak.
Aileden uzaklaşalım, hiç bilmediğimiz bir yere yerleşmek zorunda kalalım. Bu yere diğer insanlara yakın mı olmayı isteriz uzak mı? Yakınlık ve uzaklık ulaşılabilirliğin hala varlığının göstergesi. Soruyu şöyle değiştireyim, bu yerde diğer insanlara ulaşılabilir olsun mu yoksa tüm insanlardan ve insanlıktan kopuk mu olsun?
İnsanların varlığı yanı sıra köpekler çok ilginç can yoldaşları. Bu hayatta insan sınıfına birer küme açabiliriz. Köpeği olanlar ve olmayanlar.
"... Bu evrende köpekler varken, başka evreni ne yapayım ki?" (sayfa 199)
Köpeklerin insan ile iletişimi çok ama çok ilginç. Can yoldaşı bellediği kişiyle sonuna kadar gidiyor... Peki neden? İnsanı etkilemek için mi? Bunun nedenini öğrenmeye benim ömrüm yetmeyecektir.
Başkalarını etkilemek üzerine bir diğer soru da şöyle olacaktır. Etkilemek onların sözlerini dinleyerek iyi çocuk olmak durumumu yoksa dinlemeyerek kötü çocuk olmak durumu mu? İçgüdüsel olarak dinleyip iyi olmak durumu olduğuna çıkıyor yolumuz. İyi çocuk olmazsan karnın doymaz. Ölürsün.
Nora'nın okumalarında başka karakterlerle de karşılaşıyoruz tabi ki. Ancak onların içinde Nora'yla ipucu veren en önemlisi Dylan bence.
"Dylan'ın sevmediği ya da sevemeyeceği bir yer var mı acaba? Çernobil yakınlarındaki bir çayırda oturup oradaki manzaraya da hayran hayran bakacak bir tipe benziyor." (sayfa 201)
Nora'dan dökülen bu cümle ikircikli bana göre. Bunu iyi duyguları olan bir cümle olarak mı söylüyor, kötü hisler barından bir cümle olarak mı? Yoksa Çernobil değil de aklımıza gelen herhangi bir yer ile değiştirdiğimiz zaman oluşacak duygula mı söylüyor? Çernobil'deki manzara, sessizlik, sükunet kısmı mı? Terkedilmiş duyguyla bezenmiş bir yoksunluk ya da huzur mu? Yahut içinde barındığı ölümcül facianın korkutuculuğu ve vahşiliği mi ya da dehşetengiz bir güzellik mi? Acılardan sonra dinmiş yaralara merhem olan umudun manzarası mı?
Nora'nın yolculuğunda nasıl bir dünyaya adım attığımızı çok merak etmiştim doğrusu. Haliyle kütüphane sadece Nora'yı mı kabul ediyor? Başka kütüphaneler mi var? Kütüphane varsı kütüphaneci de vardır, o kim? Kitapların hangisi gerçek kitap? O kütüphaneye benim diğerlerim de geliyor mu, geldi mi? Benim diğerlerim beni biliyor mu? Ben onları biliyor muyum? Nasıl bir yol ile oradalar hatırlıyor muyum?
Matt Haig akıcı yumuşak diliyle bize yaşamın içinde nefes alacak yer aradığımız dönemler için bir bahçe oluşturmuş. Keyifle okuduğum bir kitap.
Su gibi akıp giden üzerine çokça not aldığım, düşüncelerimin doğurduğu düşüncelerimin dalları arasında gezindiğim yani sadece Nora'yla değil, kendi yarattığım gece yarısı kütüphanesi evreni ve yukarıdaki sorulara verdiğim cevaplarla kendi olasılıklarımın sonuçlarıyla mücadele ettiğim bir okuma oldu.
Kitap:
Domingo Yayınevi